• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/MustafaOzsimseklerhocaefendi
  • https://www.twitter.com/mozsimseklerr
Nur Pınarı
Mustafa Özşimşekler İle Nur Pınarı
Cumayı Beklerken
Mustafa Özşimşekler İle Cumayı Beklerken
Facebook

Adam olmak

Günlük yaşantımızda sık sık kullandığımız, hatta dilimize pelesenk ettiğimiz bir deyim var; “adam olmak”


Bu deyimle alakalı olarak; “Kalıbına bakınca seni adam sanmıştım.”, “Yavrum biz seni adam olasın diye okutuyoruz.”, 

 “Adam olman için kırk fırın ekmek yemen lazım.”, “Senden adam olmaz.” türünden sözleri çokça söylemiş ve duymuşuzdur. 

 
Peki, birçoğumuzun sıkça kullandığı bir söz olan bu “adam olmak” nasıl bir şeydir, bunun bir tarifi, şekli ve şemali var mıdır? Veya adam olmak için iki ayağı, iki gözü, iki kulağı olmak yada iki ayak üzerinde yürümek yeterli midir yoksa başka bir şey midir adam olmak?..
 
Kimilerine göre “adam olmak” cibilliyetle / yaratılışla alakalı bir meseledir. Yani bir kimsenin mayası şayet bozuk, kumaşı kalitesiz ise ondan adam olmaz. “Katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsine yandığım cinsine çeker.” sözü, bu gerçeği ifade etmek için söylenmiştir. Aslında adam olmanın ne olduğuyla alakalı bir kavram kargaşası var. Günümüzde büyük çoğunluğun adamlık göstergesi; mal-mülk ve servettir. Yani bu zümreler parası olanı adamdan sayar, parası olmayanın sözüne bile itibar etmezler.  


Yine günümüzde bazı anne-babalar çocuklarının adam olup olmamasını, liselere veya üniversitelere giriş imtihanlarındaki başarısına bakarak değerlendirirler.

  Okul bitirmekle, diploma sahibi olmakla adam olunacağını düşünerek; “yavrumuz okusun da adam olsun.” temennisinde bulunurlar.  Oysa herhangi bir okulu bitirmekle, bir makam ve mevki sahibi olmakla adam olunamayacağını ifade etmek için; “Okumak cehaleti alır, eşeklik baki kalır.” diye, eskiler boşuna söylememişler. 

Ayrıca, okuyup makam-mevki sahibi olmuş ama adam olamamışların kıssalarını da çok dinlemişizdir büyüklerimizden… 
 Bununla alakalı pek çoğumuzun bildiği meşhur bir kıssa vardır. Yeri gelmişken arzedelim: 

Bir adamın çok haylaz bir çocuğu vardı. Ne anne-babasına saygısı vardı, ne de onların sözünü dinlerdi. Oğlunun bu gidişatına oldukça üzülen baba, yeri geldikçe oğluna:

  Oğlum sen adam olmazsın, derdi. 


Babasının bu sözleri ise çocuğun çok zoruna gider ama yinede yapacağından geri kalmazdı. Bir gün yine aksilik edip ana-babasını oldukça üzdü. Oğlunun haylazlıkları canına tak eden baba yine; “oğlum sen adam olmazsın!” diyerek onu azarladı. Yaramaz oğlu da bunu bahane ederek evden çekip gitti. 

 İstanbul’a geldi ve okumaya başladı. Güya okuyup adam olacak ve babasını mahcup edecekti.  

Nitekim okudu, uğraştı ve bir zaman sonra Osmanlı idaresindeki bir bölgeye vali oldu. Aradan bu kadar zaman geçmiş fakat ana-babasını bir kere olsun ne aramış ne de sormuştu.  


Tabi babasının kendisine küçükken söylediği; “oğlum sen adam olmazsın” sözlerini de unutmamıştı. İşte artık makam ve mevki sahibiydi. Devlet yönetiminde etkili ve yetkili bir durumdaydı.

 
Emrinde birçok adamı vardı. Hani adam olamazdı? Bak işte kocaman vali olmuştu. Bunu mutlaka babasına göstermeli, söylediği o sözlerden dolayı onu mahcup etmeliydi… Adamlarına emretti:  

  Derhal gidin! Filan şehirde, filan köyde şu isimde bir kimse var. Onu alın ve getirin! 

Valinin adamları söylenen köye gittiler ve valinin babasını buldular. Adamcağız tarlada çift sürüyordu. Yanına giderek:  

 Seni vali bey huzuruna emrediyor, hemen hazırlan gidiyoruz! dediler.

Adamcağız şaşırmıştı. “Bir vali, fakir bir köylüyü niçin huzuruna çağırsın ki?” diye düşündü. Üstelik ne suçu vardı, ne de kabahati… 



“Hayırdır inşallah” diyerek hazırlıklarını yaptı ve valinin adamlarıyla beraber yola çıktı. Uzun bir yolculuktan sonra kendisini çağıran valinin bulunduğu şehre geldiler. Adamcağız hala buralara niçin getirildiğini bilmiyordu.

 

Yolda adamlar da kendisine bir şey söylememişlerdi, hem zaten sebebini onlar da tam olarak bilmiyorlardı.   

Nitekim adamcağızı getirip valinin huzuruna çıkardılar. Büyük bir debdebe ile babasını huzuruna kabul eden vali: 

   İyi bak bakalım, beni tanıyabilecek misin? diye sordu babasına…

Yaşlı adam, huzuruna çıkarıldığı valinin kendi oğlu olabileceğini aklının ucundan bile

geçiremezdi.

 

Oğlu yıllar önce evi terk edip gitmiş ve bu güne kadar ondan iyi ya da kötü hiçbir haber alamamıştı. Aradan da çok uzun yıllar geçtiği için oğlunu tanıyamamıştı. Şimdi valinin bu sorusuna ne cevap versin? Bu imalı soruya sıradan bir cevap verdi:



Siz bu şehrin valisisiniz efendim. 

Vali, babasından bir nevi intikam almanın gururu içinde böbürlene böbürlene:

 Demek tanıyamadın? Ben senin oğlunum!.. Hani sen bana; “adam olamazsın” diyordun ya, bak işte gördüğün gibi adam oldum hatta vali bile oldum, dedi.  



Adamcağız meseleyi anlamıştı. Acı acı güldü. Üzüntü dolu gözlerle oğluna baktı ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: 


Evlat! Beni ta uzaklardan demek bunu söylemek için çağırdın. Ben sana “vali

olamazsın” dememiştim ki, “adam olamazsın!” demiştim. Şayet sen adam olsaydın, ana-babanı görmeye sen gelirdin. Oysa beni ayağına bu şekilde çağırmakla maalesef benim sözümü bir kez daha doğru çıkardın…

 
Gerçekten de çok ibretlik bir kıssa… Adam olmanın okumakla, makam ve mevki

sahibi olmakla hiçbir alakası olmadığını çok güzel ifade ediyor. Evet adam olmak başka şey; makam ve mevki sahibi olmak, meşhur olup tanınmak veya hesap cüzdanının kabarık olması başka şeydir. 

 Adam olmanın, kişinin boyu-posuyla, cüssesiyle, giyim ve kuşamıyla da alakası yoktur. Nitekim Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, bir beytinde bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir: 

Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok Nice elbiseler gördüm içinde insan yok!.. 

Efendim, adam olmak için önce insan olmak, hem de insan-ı kâmil olmak lazımdır. Kur’an ifadesiyle de “racül” olmalıdır. Nitekim Kur’anı kerim’de Mevla Teala: (Öyle) adamlar (vardır ki) onları ne bir ticâret, ne bir alış veriş Allâh’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz. …” (Nur: 37) buyurmaktadır.


Ayeti kerimede zikredilen “Rical” kelime olarak, dilimizde kullanılan “er kişi / adam gibi adam” manasına gelen “racül”ün çoğuludur. Tabi burada geçen “rical / adamlar” ifadesiyle kastedilen; cinsiyet meselesi değil, bir şahsiyet ve duruş meselesidir. Cinsiyet olarak kadın olan niceleri vardır ki, şahsiyet olarak adam gibi adamdırlar. Ve adamlıktan nasibini alamamış nice erkekleri de ceplerinden çıkarırlar. Nitekim şair bu meseleyle alakalı olarak şöyle diyor:
 



Eğer bütün kadınlar bahsettiğimiz gibi olsaydı

Elbette kadınlar erkeklerden üstün olurdu.

Güneşin isminin müennes (dişi) olması bir ayıp olmadığı gibi,

Hilâl’in müzekker (erkek) olması da bir fahr (gurur vesilesi) değildir.

 
Az önce zikrettiğimiz âyet-i kerimeden; adam gibi adam olmak için gereken öncelikli vasıflardan birinin de, hiçbir ticaret ve alış verişin (paranın pulun, dünya menfaatinin) kendisini Allah’a kulluktan alıkoymadığı kimseler olmak gerektiğini anlıyoruz. Demek racül / adam olmak için şu yalan dünyaya prim vermemek, onun sahte görüntüsüne itibar etmeyip hakkın ve hakikatin peşinden gitmek gerekiyor! 

Bazı dünyevi menfaatleri elde etmek için maneviyatından ödün vermek, bir takım mevkilere ulaşabilmek için onur ve şerefini ayaklar altına alarak el-etek öpmek, şehevi arzularını tatmin etmek için haramlara bulaşıp iffet ve namusuna halel getirmek gibi şeyler, adam olanlar için çok uzak tavırlardır.  Adam olmak; dürüst, tutarlı, dik duruşlu olup şahsiyetli bir tavır takınmaktır. Adam gibi adamlar güzel ahlaklı, erdem sahibi olup korkaklığa, ikiyüzlülüğe, namertliğe kesinlikle pirim vermezler.
 
Evet, adam olmak için bu tür meziyetler gerekir. Zira b
u meziyetleri bir insandan çekip alacak olsanız, geriye değil adam insan bile kalmaz. Sadece “insan müsveddesi” kalır.
Adam gibi adamlar davasına sımsıkı sarılıp sahip çıkarlar. Zoru görünce hemen kıvırmaz, eğilip bükülmez, omurgalı bir duruş sergileyip dimdik dururlar. Yoksa dönek, sünepe, gevşek, bukalemun gibi araziye göre renk değiştiren, davasında samimi olmayan kimselerin adamlıktan nasipleri yoktur. 

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, adam olmak için kişinin cibilliyeti / yaratılışı, mayası,  kalitesi gerçekten çok önemlidir. Nitekim bir hadisi şerifte Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır.” buyurmuştur. 

Demek ki insanlar, kendilerinde bulunan vasıflara ve özelliklere göre kıymet olarak altın ve gümüş gibidirler. Bir adam şayet mert, dürüst, şahsiyetli ve üstün vasıflı yani altın gibi bir kimseyse, hangi safta olursa olsun bu adamın karakteri, huyu budur. Yani cahiliye döneminde iken mert, idealist, davasına sahip çıkan bir kimse, İslam saflarına geçince de öyledir.

Çok dikkati caliptir ki, Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki Ömer’den biri için dua etmiş ve: “Yâ Rabbî! Şu iki kişiden hangisi sana sevgili ise İslâm’ı onun ile azîz eyle (destekle).  diye niyazda bulunmuştur. Bu iki kişiden biri Ömer b. Hattap’tır. Yani gün gelecek adaletin güneşi olacak olan Hz. Ömer (Radıyallahü anh);  diğeri ise Ömer b. Hişam’dır. 

Yani şu meşhur İslam düşmanı Ebu Cehil...
 (Ebu Cehil, cehaletin babası demektir. İslam cahili olduğu için ona bu lakabı Efendimiz takmıştır. Onun evvelce lakabı Ebu’l-Hıkem yani Hikmetin Babası idi. Kureyş içinde çok saygın bir yeri vardı ve anlaşmazlıklarda onun hakemliğine başvurulurdu. Ama İslam’dan nasibi olmayan ve Kur’an’a düşman olan bir kimse Hikmetin Babası olamayacağı için, Efendimiz daha sonra ona “Ebu’l-Hıkem” demeyi yasaklamış, cehaletin babası manasında “Ebu Cehil” lakabını takmıştır.)  

Peki, Efendimiz neden bu ikisinden biri için dua etmiştir? 

Bu sorunun cevabını az önce zikrettiğimiz “…Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır.” Hadisi şerifi ışığında tahlil edecek olursak, daha iyi anlarız. Zira onların ikisi de Cahiliye devrinin hayırlılarındandı. İnsan olarak ikisinin de mayası sağlam, kumaşı kaliteliydi. İkisi de dik duruşlu ve omurgalı bir tavrı olan, batıl da olsa davalarına sahip çıkan yürekli, mücadeleci bir yapıya sahip kişilerdi. İkisi de hangi şartlarda olursa olsun inandığı davaya hizmet edecek ve bu yolda her türlü zorluğa direnecek karaktere sahiptiler. 

Nitekim inandıkları putları aleyhine söz söylenince, hemen kılıçlarına davranıp mücadeleye girdiler. Hatta Hz. Ömer, putları yer ile yeksan eden davanın lideri Muhammed Mustafa’yı öldürmeye teşebbüs edecek kadar da gözükara bir şahsiyet.. Demek ki inandığı değerlere sahip çıkan, yürekli, azimli ve kararlı bir kimse… Diğer taraftan Ebu Cehil’de de bu azim ve kararlılığı görüyoruz. Davası batıl da olsa bu uğurda son nefesine kadar bil-fiil mücadelede bulundu. 

Bedir savaşında, Kureyş kervanları  kurtarılınca başta Ebu Süfyan olmak üzere, müşriklerden pek çoğu Bedir savaşından vazgeçmek istemelerine rağmen, Ebu Cehil geri adım atmamış, herkesi ağır sözlerle itham ederek savaşa teşvik etmiş ve ordunun başında savaşmıştı. 
Kur’an-ı kerimde batılın sembol isimlerinden biri olarak bahsedilen Firavun bile son nefesinde iman etmişken, melun Ebu Cehil son nefesini verirken dahi küfründen taviz vermedi. Nitekim Efendimiz: "Benim Firavun'um Musa'nın Firavun'undan daha şedid. Çünkü onun Firavun'u (boğulurken) ‘iman ettim’ dediği halde, Benimki isyanını artırdı." buyurmuştur. 


Dolayısıyla küfründe böylesine inad eden biri, Müslüman olduğunda da aynı derecede imanında sebat ederdi. 

Ayrıca, Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki Ömer’den biriyle İslamı desteklemesi için dua etti ama Ebu Leheb için böyle bir dua etmedi. Niçin?! 

Bunu da sadedinde olduğumuz konuyla alakalı olarak tahlil edecek olursak; Ebu Leheb, müşriklerin elebaşlarından olmasına, Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Safa tepesine çıkıp tebliğ ve davette bulunduğunda; “bizi bunun için mi topladın?” diyerek ilk defa yalanlayan ve isyan bayrağını açan kişi olmasına rağmen, onun Bedir savaşına katılmadığını görüyoruz. 


Tüm Mekke halkı bu savaşa malıyla canıyla katılıyorken o, bu savaşa bizzat iştirak etmeyip kendi yerine başkasını gönderdi. Lejyoner asker misali paralı bir adam tutup kendi yerine Bedir’e yolladı. Demek ki, davasında yeteri kadar samimi değil ve elini taşın altına koymaktan imtina eden biri… 


İşte Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in iki Ömer’den biriyle İslam’ı  desteklemesi için dua etmesinin hikmetlerinden biri de; (Allâh-u âlem) onların inandıkları dava için değil ellerini, adeta başlarını bile taşın altına koyabilmeleri, adamlarda olması gereken bir takım üstün vasıfların kendilerinde bulunmasıydı.Adam olmanın makam ve mevki sahibi olmakla, şöhretle, servetle eşdeğer hale geldiği günümüzde, adam gibi adam bulmak gerçekten de çok zor.  



Hani bir düşünür gündüz vakti elinde fenerle sokaklarda geziyormuş. Ona: 


  Gündüz vakti elinde fenerle ne arıyorsun? diye sormuşlar. O:
-           Adam arıyorum adam!.. diye cevap vermiş.



Gerçektende şöyle etrafımıza baktığımızda, maalesef adam gibi adam bulabilmek pek de kolay değil.

Adam olmak bir sanat, bir fazilettir. Adam olmak mert, dobra, dik duruşlu olmaktır. Adam olmak aslında âdem olmaktır. Evet, “Adam” kelimesi aslında Âdem’den galattır. Âdem (adam) olmanın yolu ise, Arapça yazılışında gizlidir. Âdem kelimesi Arapça “elif”, “dal” ve “mim” harflerinden müteşekkildir.
 
Ve bilindiği üzere bu harfler, namazın simgesidir. Şöyle ki: Elif harfi; Namazdaki kıyamı, Dal harfi: Namazdaki rükûyu, Mim harfi ise; Namazdaki secdeyi ifade eder. Dolayısıyla “Âdem” yani “adam” olmak istiyorsak, şeytanın yapmadığını yaparak kıyam, rükû ve secdeyle Allah’ın huzurunda bir nevi esas duruşa geçmeli ve kulluğumuzun gereğini harfiyyen yerine getirmeliyiz.  
Hz. Ömer (Radıyallahü anh) bir gün dostları ile otururken şöyle dedi:      


  Herkes bir temennide bulunsun. 
Bunun üzerine bir tanesi: Ben, şu oda dolusu altınım olsun da, onu Allah yolunda harcayayım isterim, dedi. Bir diğeri ise şöyle dedi :         

Şu oda dolusu gümüşüm olsun da Allah yolunda harcayayım isterim. 
Böylece oradakiler ayrı ayrı temennide bulundular. 

Sıra Hz. Ömer (Radıyallahü anh)’a 
gelince, kendi arzusunu şöyle dile getirdi:       Ben, şu oda dolusu Ebu Ubeyde bin Cerrah, Abdullah b. Mesud, Muaz bin Cebel(Radıyallahü anhüm) gibi adam isterim!..Hz. Ömer (Radıyallahü anh) bu temennisiyle; İslam’ın güçlenmesi için, altından gümüşten daha çok adama ihtiyaç olduğunu ve bu davanın adam gibi adamlara ihtiyacı olduğunu ifade ediyordu. 

Demek o gün bile İslam’ın adam gibi adamlara ihtiyacı vardı. Ya bu gün?.. 
Bu gün, o günden çok daha fazla adama ihtiyaç var. Dağların bile üzerine almaktan imtina ettiği bu ağır mesuliyeti yüklenecek dava adamlarına, adam gibi adamlara ihtiyaç var!.. 
            


Bu vasıflara haiz, her yönden donanımlı birer dava adamı olmak için çalışalım. Eğer adam olamazsak, hiç olmazsa adam taklidi veya adam olanların taklidini yapalım… 

            Fi emanillah!


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam62
Toplam Ziyaret69327
Resmi Hesaplar
Mustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Facebook HesabıMustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Twitter HesabıMustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Instagram Hesabı

Mustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Youtube Kanalı
Mustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Web SitesiMustafa Özşimşekler Hocaefendi Resmi Web Sitesi
Nur Pınar'ı MP3
Nur Pınarı Mp3
Saat
Takvim
Site Haritası